İyilik Felsefesi


Biz insanlar tertemiz bir sayfayla geliyoruz dünyaya.

Biz insanlar o sayfalarla yargılanacağız ömrün sonunda. Peki yeni bir sayfa açmak mümkün mü bunca karalanmışlıklar arasında? 

Ya da yazmaya baştan başlamak mı ihtiyaçlarımız arasında? 

Nedir bu yeni sayfa açma felsefesi? 

Her doğan güne başlayabilir miyiz yepyeni bir sayfayla? 

Peki ya ne olacak bunca zamandır yazdığımız sayfalar? 

Bir çırpıda silebilecek miyiz hepsini? Ya da gerçekten silmek istiyor muyuz? 

Hiç yok mu o sayfalar arasında silmeye kıyamayacaklarımız? 

Hiç yok mu o sayfalar arasında bizi biz yapanlar? 

Sahi neydi bizi biz yapanlar? 

Bizden çıkarsak yola varır mıyız bana? 

Her biz parçasını benden alıyor zira. Peki ya ben? Ben nedir? 

Bir ben vardır benden içeri, diyor Yunus Emre. Peki benden içeri ne vardır? 


 Herkesin “ben” ini ben bilemem ancak benim benliğim düşünen bir zihinden, bin savaş uğruna böldüğüm bin parçadan bir parça anlam çıkarabilmekten ibaret. Benim benliğim bir gönlü sevindirmek adına attığım kırk takladan ibaret. Ben, yıllardır elindeki zenginliği göremeyen garibin zenginliğe kavuştuğundaki hayranlığıyla, maziyi hüzünle hatırlamasından ibaretim. Ben, “Ben kimim?” ile çıktım yola. Bu yolda pek çok tökezledim, çokça güç kaybettim. Vardığım bu yaşta hala kim olduğumu öğrenebilmiş değilim. Ancak arıyorum. Yol boyu kaybettiklerim, karşılaştıklarım oldu. Çokça üzüldüğüm yaş akıttığım da oldu. Yol boyu ödediğim bedellerin yalnız bir amaç için olduğunu öğrendim. Yaşamak yalnızca bir amaç uğruna. Bir tebessüm sebebi olabilmek adına.

 

   Biz insanlar tertemiz bir sayfayla geliyoruz dünyaya. 

Biz insanlar doğduğumuzda ağlıyoruz, zarar geleceğini bildiğimizden o tertemiz sayfalara. Öyle ya göz yaşlarımız daha doğar doğmaz akmıyor muydu? Bu yaşlar aynı zamanda hayatta olduğumuzun bir göstergesi değil miydi? O halde bizim o tertemiz sayfalara ağlıyor oluşumuz yaşamın ilk belirtileriydi ve yaşamak mefhumu bu sayfaları kirletmeden nasıl dolduracağımızla ilgili olacaktı. Sayfaları kirletmeden doldurmak şu yana dursun başkalarının da kirletmesine izin vermemek gerekecekti. Zira milyarlarca yıldır insana ev sahipliği yapan bu dünyada kötülüğün içine doğuyorduk. Bundan değil miydi annelerimizin bizim dünyadaki koruyucularımız olarak atanması? Bundan değil miydi bizim çocuksu bir merakla elimizi uzattığımız sobanın bizim canımızı yakması? İşte hayatın kötülükleriydi bunlar. 


Zamanla, biz yaş aldıkça, hayat yeni kötülükler çıkardı karşımıza. Küçükken sobaya dokunmayla yanan canımız artık daha karmaşık olaylar karşısında daha şiddetli yanıyordu. Koruyucumuz ise bizi her daim korumaya çalışsa da bir yaştan sonra koruyuculuğu bizim devralmamız gerekecekti. Tam bu noktada bunun zor bir iş olduğunu belirtmek isterim. Zaten kolay olsaydı cennet vadedilmezdi değil mi asıl koruyucuların ayaklarının altına? Bizim devralışımızdan itibaren başladık öğrendiklerimizi bazen bilinçli, çoğu zaman bilinçsizce uygulamaya koymaya. Küçükken canımızı yakan sobaya bir karşılık vermek için kızdılar mesela. Ayağımızı çarptığımız sehpaya vurdular. Bizim ağlamamızı susturmak maksatlı. Öğrendik mi buradan “sana taş atana sen de taş yahut bulabiliyorsan kaya at” felsefesini? Çok göze batmayan belki de öğrenilmiş ilk kötülük buydu. Böylelikle biz yaş aldıkça bir nakış gibi işlendi kötülük ruhumuza. Saf iyilikten dolup taşacak ruhumuz kötülüklerle zedelenmeye, hastalanmaya başladı. Kin, kıskançlık, haset ve daha nicesiyle. 


Bunca kötülükle yoğrulurken karşımıza iyiliğin gözü pek timsalleri de çıktı. Onları tanıdıkça hatırladık ruhumuzdaki iyiliği. Onları gördükçe bir set çektik kötülüğe. Onlara baktıkça dedik kötülüğün karşısında saf duracak iyiliğin koruyucuları olmalıyız diye. Kötülüğe karşı ruhlarımızı nasıl koruyacağımızı öğrenecek ve ruhumuzdaki iyiliği koruyacaktık. Kötülük, bize iyilik yolculuğunda en doğru yolu gösteren araç oldu. Onun gittiği yollardan gitmemeyi, onun attığı taşlara karşı çiçek uzatabilmeyi öğrendik. Öğreticimiz ise bize bahşedilen en büyük nimetlerden biri olan İslam oldu. Biz onunla öğrendik nasıl çiçek uzatacağımızı. Biz onunla öğrendik kötülük karşısında aslan kesilmeyi. Biz İslam’ın bize yol gösterici olarak adadığı peygamberimizle hatırladık ruhumuzdaki iyiliği. Onun yolundan çıktık yola. Böylece biz o tertemiz sayfaları kirletmeden nasıl dolduracağımızı öğrenmiş olduk. Ardından sıra geldi en zor olana; sayfaları doldurma konusuna. Bizim o tertemiz sayfalar aldığımız her nefes ve yaşadığımız her gün itibariyle doluyor. İyilikle yahut kötülükle doldurmak ise bize kalıyor.

 

      Ben, yolculuğum boyu bana taş atana çiçek uzatmayı yeni yeni öğreniyorum. Zira bana öğretilen, ruhumda hastalıklı bir yara gibi varlığını sürdüren kötülüğü temizlemem epey vaktimi aldı. Yıllardan götürdüm beni doğru yollara iletebilmesi adına. Vardığım tek amaç oldu. Yaşamak iyilik uğruna. Aksi düşünüldü ancak yaşatmaya yetmedi ruhumu. 


 Ben, yaşayabilmek adına barındırmalıyım iyiliği ruhum ve vücudumda.

Ben, bir tebessüm sebebi, bir çocuk neşesinde var olmalıyım. 

Ben, dalları kesildiği için yeni dallar çıkaracak, tekrar yeşerecek ve gölgesinde gülmeyi bilen çocukların getirdiği ufuklara birlikte bakacağımız ağaç olmalıyım.

Ben bir mazlumun gözünde umut ışığı olacak bir mum yakmalıyım. 

Ben, gönlü hüzne bürünmüş minik bir çocuğa neşe ikram etmeliyim tüm kibarlığımla. 

Ben, bu acımasız dünyada güzel hayalleri olan güzel insanların hayallerini öldürenlere inat onları korumalı, hayallerini yaşatmalıyım. 

Ben, renklerini kaybetmiş ve solmuş çehrelere bin bir renk bulmalıyım. 

Ben, veren el olmalı verdikçe var olmalıyım. 

Ben, kendimi var edebilmek adına her yeni günde yeniden açtığım sayfalara kocaman harflerle “İYİLİK YAŞATIR.” yazmalıyım.

Ben, kendimi bulmak adına çıktığım bu yolda iyiliği bir zırh gibi kuşanmalı, onunla savaştığımda bine karşı birin galip geleceğinin bilincinde emin adımlarla yürümeliyim.


 Varoluşa ve yalnızca iyiliğe…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gece

Yaşam ve Ölüm dizili mısralar